Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel, Yazılar

Kütüphanedeki Kız (Öykü)

O gün öğretmenimin verdiği ödev için kütüphaneye gitmiştim. İki katlı küçük bir binaydı. İçeriye kitap kokusu hakimdi. Sıra sıra dizilmiş raflara kitaplar yerleştirilmişti. İlk defa bu kütüphaneye geliyordum. Ortada insanların ders çalışıp kitap okuduğu masalar vardı. Onu ilk orada gördüm. Sarı saçları kıvır kıvırdı. Kırmızı dudaklarına sanki ruj sürülmüş gibiydi. O da bana baktı ve gülümsedi. O an içimden bir heyecan duygusu geldi geçti. Acaba hangi okulun öğrencisiydi? Yanına gitsem, konuşsam acaba beni tersler miydi?

Hayır hayır, Ben bunu yapamazdım. Heyecandan düşüp ölecek gibiydim.

Hemen kütüphane raflarının arasına girdim. Kitaplara bakıyormuş gibi yapıyor. Ama onu gözlemliyordum. O dersine dalmıştı.

Bir taraftan kendime kızıyordum,

Allahım ben neden böyleyim? Kızın adını bile öğrenemiyorum. Yanına gidip konuşmamsa olanaksız.

Neyse kitaplara bakıp duruyorum. Ernest Hemingway’in bir kitabı geçti elime. Ödevi falan unuttum zaten. Hemingway’i alıp masalara geçtim. Güzel kızın karşı çaprazına oturdum.

Yine bana baktı Allah’ım, Göz göze geliyoruz. Şimdi düşüp bayılacağım. Nereden çıktı bu kız?

Neyse, Kitabımı açtım. Hemingway’in öykülerini severim. Önce bir sonra ikinci öyküyü okudum. O hala ders çalışıyordu ama öğlen de oldu.

Ben de dersimi araştırmak üzere yine yerimden kalktım ve araştırmama baktım. O kıvır kıvır sarı saçlı güzellikle konuşmama imkan yoktu.

En sonunda toparlanıp gitti. Arkasından bakakaldım. Acaba bir daha gelir miydi bu kütüphaneye? Devam eden günlerde birçok kez kütüphaneye gitmeme rağmen onu hiç görmedim.

24-11-2019

ANKARA

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel, Yazılar

Tarık Öğretmen (Öykü)

Tarık Öğretmen

Yine son ders zili çaldı. İşte ders başlıyor. Çocuklar yerlerine oturdular. Ben Tarık Öğretmen, bugün ayrı bir yoruldum sanki. Çocuklar da yoruyorlar insanı. Bir susmuyorlar ki.

Notlarıma baktım. Ali’nin yanına soru işareti koymuşum.

Hadi Ali diyorum kalk anlat bakalım: Mudanya Mütarekesi.

Anlatmaya başlıyor Ali. Güzel güzel tatlı tatlı anlatıyor konuyu,

Aferin Ali çalışmış. Bir artı almayı haketti.

Ali de ne büyüdü, bu sene boy attı. Öğrenciler 8. sınıf oldular. Hepsi boy attılar.

Onlar böyle büyüyorlar işte.

Tarık öğretmen arabayı muayeneye götürecek bugün. Bankada para kalmamış. Bu ay da maaş ne çabuk eridi.

Şimdi kızlardan birine söz vermeli. Emine, Arkada oturan güzel kızım kalksın bakalım. O da devam etsin. Söyle bakalım Nereler kazanıldı?

-Ne kazanıldı Öğretmenim?

-Mudanya Mütarekesi ile nereler kazanıldı evladım?

-III, Şey…

Çalışmamışsın Emine sana yakışmadı.

Cevaplayacak var mı? Birçok kişi parmak kaldırdı.

Elif söylesin.

Söylüyor Elif Hatasız.

Sonra Tarık Öğretmen yerine geçiyor, masasına. Alelade bir öğretmen masası. Örtü de amma kirlenmiş.

O sırada zil çalıyor. Herkes çıksın,

Mert yanına geliyor. Akıllı çocuğum söyle bakayım.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun öğretmenim.

Bir resim çizmiş, Beni çizmiş yanına da kendini el ele tutuşmuşuz.

Çok teşekkürler Mertçiğim.

Böyle güzel hediyeler de alıyoruz bazen.

Neyse şimdi ders bitti. Tarık öğretmen yavaş yavaş okuldan çıkıyor. Bir gün daha böyle bitiyor işte…

24 Kasım anısına…

ANKARA…

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel, Yazılar

Deniz Gözlü Kız (Öykü)

Deniz gözlü kız

Televizyonda yine tele-tabi lerin şovu vardı.

Sabahları iki saati bu programa ayırdıklarına inanamıyordu.

TV’yi kapatıp kumandayı kanepenin üzerine fırlattı.

Gidip buzdolabını açtı. Taze sebze meyve namına hiçbir şey yoktu dolapta.

Kal-u bela’dan beri pazara gidilmemişti sanki.

Yağı ve Çilek reçelini çıkardı. Çilek reçelini pek severdi.

Bugünkü kahvaltısı da bu olacaktı.

Tam bu sırada telefon çalmaya başladı.

Arayan İşyerinden Ali idi.

İş arkadaşları Yusuf hastalanmıştı. Acaba iki saat erken gelebilir miydi?

Tam da bugün geç başlama günüyken.

-Peki oldu efendim.

Pek fazla vakti kalmamıştı. Hemen giyindi.

Vosvosu onu dışarda bekliyordu.

Boyası ışıl ışıl parlayan bir kırmızı vosvos.

Adı Kuzey’idi. Hadi Kuzey’im dedi.

Vosvos Grrrr diye çalışmaya başladı.

Garajdan geri geri çıktı.

Gazeteci çocuk’a bi korna öttürdü.

BİP!…

Bugün traş olmamıştı. Amaan be bugün de olmayıversindi.

Çalıştığı market iki mahalle ötedeydi.

Vosvosuyla yaklaşık 10 dakikada marketin önüne varıverdi.

Seamart marketleri hoş geldiniz yazısının karşısına arabayı park etti.

Markette kasadaki Ali ile karşılaştı.

Birbirlerine günaydın dediler.

Gidip iş önlüğünü giydi. Bugün kasada başlayacaktı.

Tam o sırada O’nu gördü.

O masmavi gözler! Deniz maviliğinden utanırdı o rengi görseydi.

Günaydın dedi genç kız. Hamza cevap verdi. Ama bacakları birbirine dolanmış dilininse bağı çözülmüştü sanki. Kredi kartından adının Fatma olduğunu öğrendi. Genelde insanlar kendi kartlarını kullanırdı. Ona birşeyler söylese, Herhangi bir şeyler, sanki gönlü kuş olup uçacaktı.

Hamza kime kolay açılmıştı ki? Güzel kadın fişini alıp gitti.

Acaba onu bir daha bu markette görebilecek miydi?

Bu çevrede mi oturuyordu? Aldığı malzemeler eve götürecek türden, deterjan gibi şeylerdi. Bu nedenle büyük ihtimal Fatma Altıntaş buralarda oturuyordu.

Gün boyu markette birçok market işi yaptı. Zaman zaman arkadaşlarıyla şakalaştı. Sonra da vosvosuna binip evin yolunu tuttu.

Akşam her akşamki gibi survivorun son bölümünü seyrederken marketten getirdiği birasını yudumluyordu.

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel, Yazılar

Ben Mardinliyem… (Öykü)

Ben Mardinliyem.

Ben Mardinliyem diyordu çocuk.

Turistlere yer gösterip bu işten günlük iyi bir harçlık kazanıyordu.

Yine Mardin’de turist avına çıkmıştı.

Birinin yanına geldi mi onu kolay kolay bırakmaz,

Kene gibi yapışırdı. En son okula aylar önce gitmişti. Okumak ona göre değildi. O sokaklardan çıkarıyordu kazancını.

-Ben Mardinliyem, Mardinliyem.

Evde anası ve iki de kuması vardı. Toplam 8 kardeştiler. Babası hangi birini okutsundu. Bazen sabahları okulun yanından geçer ordaki Ayşe’yi arardı gözleri. Bir alt sınıftaki bu çakır gözlü kız gönlünde yer etmişti. Okula bakıp iç geçirmeleri hep ondandı.

Babası adına Mehmet demişti. Arkadaşları ona Memoo derler. Çok arkadaşı yok Memonun. Olanlar hep turistlere yer gösterme işinden.

Bugün Dar sokaklı mahallelerde kovalamaca yaşadı zabıta ile. Zabıta memurları turistlere yapışan çocuklarla ne kadar baş edebilir ki? Arkalarını döndüklerinde yine rehberlik yapmaya devam edecek memo, Arka sokaktan dolaşır yine aynı yere gelir.

Bugün memo salih ile hiç karşılaşmadı. Salih Memo’nun kankası. O da turistlere yer gösterir, Bazen kazandıklarını paylaşırlar.

Ben Mardinliyem der Memo, Okula gitmez, gidemez. Onun yeri sokaklardır.

Bir de mahallede abileri var. Yol yordam gösterirler ama bazen de fena döverler Memo’yu. Memo da büyük olsa onlara gösterecek Dünya’nın kaç bucak olduğunu onlara…

Mardinli çocuk Memo yine çarşıda işte bir ingiliz turiste yapışmış. En çok para yabancılarda var. Bazen iyi bahşiş verirler bir haftalık yevmiye çıkar. İngilizceyi de iyi öğrenir memo. Whats your name demeyi de bilir. My name is Memo der.

İngiliz no, no no diyor. Bizimki bırakmaz.

En sonunda adamın yakasını bırakıyor. Ama onun gibi en az 6 çocuk İngiliz çiftin peşinde. İngiliz’i geldiğine pişman ediyorlar. İngiliz kolay para olarak görüldüğü bir habitatta olmanın bedelini ödüyor. Paçayı bugün de zor kurtardı.

Akşam oluyor. Memo kahveye babasına uğrayacak. Üç beş kuruş bahşiş kazandı. Ahh o İngiliz’i de kerizleyecekti ki esas o zaman bayram yapacaktı.. Neyse babasının sigara parasını çıkarmayı başardı.

İşte Memocan için bir gün daha böyle geçti.

Ben Mardinliyem dedi günün sonunda.

18/Kasım/2019 Ankara.

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel

Ali Rıza ve SIDIKA… Bölüm 4…

Ali Rıza ve SIDIKA Bölüm:4

Balıkesir’i geçmişler yavaş yavaş rampaları aşarak Edremit Körfezi’ne doğru yol alıyorlardı. Yol gah çam ağaçlarının arasından kıvrıla kıvrıla çıkıyor, gah kısa inişler yapıyordu. SIDIKA halinden şikayetçi görünmüyordu.

Lara, Hafifçe başını cama dayamış uykudaydı. O sırada rüyasında kendisini geniş bir zeytinlikte görüyordu. Her yerde cüceler vardı. Onlarla kovalamaca gibi bir oyun oynuyordu. Öncesinde cüceler sevimliydi. Ama birdenbire surat ifadeleri değişiyor, asıl yüzleri ortaya çıkıyordu. Şeytanca sırıtınca sapsarı dişleri ortaya çıkıyordu. Kovalamaca da gerilimli bir kaçışa dönüyordu. Ama on yakalayıp her yerine dokunuyorlardı dokunuyorlardı.

Lara irkilerek uyandı.

Ali Rıza: “Merhaba uyuyan prenses Lara” dedi

Lara:”Ne kadar uyudum?” ve “Nerdeyiz?” sorularını beraber sordu.

Ali Rıza:”Balıkesir’i geçtik Edremit Körfezi’ne doğru yol alıyoruz. Az bi yolumuz kaldı.”

Lara: “Sahiden mi? Bildiğim kadarıyla daha seferihisar’a çok yol var.”

Ali Rıza: “Ören’de bir kamp alanı var. Orada SIDIKA ile konaklayacağız düşündüm de Belki sen de bizle kalırsın. Böylelikle yarın Seferihisar’a bereber ilerleriz.”

Ali Rıza her sene mutlaka uğradığı Ören deki bu güzel kampta bir gece olsun dinlenmek hem SIDIKA’yı da dinlendirmek istiyordu.

Lara birkaç saniye düşündü ve bir sessizlik oldu.

“Ben Seferihisar’a gitmeyi planlıyordum.” Dedi. Ancak madem kampta kalacaksınız size katılayım.

Burdan yeni bir araç bulmak zor ve yorucu olacaktı. Hem nostaljik şekilde Grrrr’layan SIDIKA’ya ve Ali Rıza’ya alışmıştı. Bu yolculukta artık kendini güvende hissediyordu. Öyle ki yolda sersemleyip uyumuştu bile. Normalde asla otostopta uymazdı Lara.

Ali Rıza’nın ağzı kulaklarına vardı. Duydun mu kız SIDIKA? Dedi vosvosuna. Bizimle kalıyor, yaşasın…

Akşamki kamyon yolculuğu, uykusuzluk ve ardından bu kısa uyku Lara’nın başını ağrıtmıştı.

Çantasına uzandı. İçinde çadır dahil her şey olan bu büyük çantanın arkasında dörde katlı seferihisar yazan karton hala durmaktaydı. Çantasından ağrı kesici çıkartıp suyla içti.

Teypteki hava değişmiş, YeniTürkü’den Aşk yeniden çalarken Sıdıka İvrindi’yi geçiyordu.Her yerde bir iki katlı bahçeli evler vardı. Bu yemyeşil yerde yaşamın ne kadar saf ve güzel olacağını düşündü Lara. Bunu Ali Rıza’ya da söyledi.

Ali Rıza Ören’de gidecekleri kampın da çok yeşil olduğunu ve Türkiye’deki en güzel kamplardan biri olduğunu söyledi.

Böylelikle Bahar güneşi altında Grrrr diye yollarına devam ettiler…

24-12-2017/ANKARA

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel

Ali Rıza ve SIDIKA… Bölüm:3

Bölüm 3

74 model volkswagen minibüs ilkbahar güneşinin süzmeleri altında Grrrrr diye rampalarda ilerliyordu.

Ali rıza bu yılki yolculuğa erken çıkmış olmanın sevincini yaşıyordu. Elleri direksiyonda gözünü yoldan hiç ayırmadan Lara’ya

”Epeyce yol geldik bir yerde durup kahve içelim” dedi.

Yol üzerinde sağda bir dinlenme yerine girdiler. Ali Rıza hemen tenteyi açtı. Çabuk hareketlerle masayı ve sandalyeleri çıkarttı. Bu arada çoktan kahve suyunu ocağa koymuştu.

Lara, Ali Rıza’nın verdiği sandalyeye yerleşti.

”Kaç yıldır karavancılık yapıyorsunuz?

Oooov dedi Ali Rıza Kendimi bildim bileli… Bu karavanı 76 yılında aldım. Ondan önce de çadırla gezerdik. Ali Rıza mahsunlaştı birden ve bir ahh çekti.

Lara araya girip ”Eşinizle geziyordunuz herhalde”

”Evet” dedi Ali Rıza. Eleni dört sene önce yakalandığı amansız kanser nedeniyle uçup gitmişti bu diyardan. Hastalık ile hep birlikte mücadele vermişlerdi taa ki en sonuna kadar. Ama sonuçta ölüm Eleni’sini koparıp onun kollarından ve bu dünyadan almıştı.

Ali Rıza bu konuyu sürdürmek istemiyordu. Zaten kahvenin suyu da ısınmıştı. “Nasıl olsun 3 ü bir arada da var Filtre kahve de?”

Lara saygılı bir şekilde başını öne eğip. ”3ü birarada olsun dedi”

Tamam dedi ali rıza. Kendisi içmese bile karavanda bu kahvellerden bulunduruyordu.

Ali Rıza Kızın kahvesini doldurdu. Kendisi filtre kahve içeceğinden. Kendisine de French press’e doldurdu sıcak suyunu. Burada kahve üç dört dakika demlendi ve kendi tadını buldu.

Buram buram kahve kokuları kırların çiçek kokularına karışmıştı. Ehh karavancının yolda kahve keyfi de işte böyle olurdu.

”Ben düşündüm de belki gittiğiniz festivale ben de katılabilirim”

Lara buna ancak sevinirdi. Yeni tanıştığı Ali Rıza’yı daha çok tanımak isterdi.

”Bu harika olur” dedi.

O sırada SIDIKA’nın kasetçalarında Pentagram’dan Anatolia çalmaktaydı.

”Sonsuz karranlık bu yaslı günümde,

Yad insanoğlu bu durmaz sözünde,

Nerden bilinmez bu kin gözlerinde?

Yansır bu korkum sararmış yüzümde…

Halim bilmez, derdim sormaz,

Zor anımda sahip çıkmaz,

Böyle şansız mertlik olmaz,

Bu ihanet cezasız kalmaz.

Anatolya, Anatolya…

Sevdim seninle bu zor günlerinde…”

Ali Rıza, Anatolya’nın sözlerine dalıp gitmişti. Kendi kendine “Neyse şimdi eskilere dalmanın sırası değil” dedi.

Lara bu sırada ona gittiği festlerden bahsetmeye başlamıştı bile…

Genelde ilkbahar ve Yaz aylarında yapılan festivallere katılıyordu.

Lara uluslararası ilişkiler okumuş, okulundan mezun olmuştu. Ancak daha kendine bir iş bulmuş değildi. Serbest geziyordu, Kendi demesiyle.

Ali rıza bunun pek böyle devam edemeyeceğini düşündü. Herkesin bir işten para kazanması gerekirdi O’na göre.

Lara anlattıkça Ali Rıza tekrar bu kızın gençliğine imrendi ve özendi. Genç olmak ne başka şeydi Kendisi altmışikisine gelmişti ve gençlere öykünüyordu.

Birlikte kahvelerini yudumladılar. Daha sonra Ali Rıza kurduğu gibi beş dakikada masa ve tenteyi toplayıverdi. Ve sıdıka yine yollarda Grrrrr diye ilerlemeye başladı.

22-12-2017

Yazı kategorisi: Öyküler..., Genel

Ali Rıza ve Sıdıka Bölüm 2

Ali Rıza ve Sıdıka

2

Lara yaklaşık yirmi dakikadır elinde üzerinde Seferihisar yazan bir kartonla beklemekte idi.

Bugün araç bulmaktan yana şanslı bir gün değildi anlaşılan. Buraya İstanbul’dan yine otostopla gelmişti. Bursa’nın İzmir tarafından çıkışında Minteks denilen yerdeydi.

Birdenbire o volkswagen minibüs yavaşladı ve durdu.Turuncu gövdesi bakımlıydı. Üst kısımları beyaza boyanmıştı.

Lara’nın sırt çantasında çadırı ve mutfak malzemeleri vardı. Ağır çantasını volkswagen minübüsün arka koltuğuna attı. Sonra ön koltuğa oturdu.

Merhaba dedi.. Merhaba.

Ali Rıza da merhabaya karşılık merhaba dedi.

-Nereye böyle?

Ali rıza yalnız gezen bu sarışın kızın kendine güvenine hayran kalmıştı.

Lara:

-Seferihisar Rock Festivaline.

Ali rıza geçmişte pek çok festivale katılmıştı.

-Bakıyorum da donanımlı çıkmışsınız.

-Evet dedi kız, lazım olacakları aldım.

Ali Rıza normalde otostopçu almazdı. Ancak bu kızın elinde tabelayla yolda duruşunda bir şey vardı. Onu alası gelmişti birden.

-Yalnız mı seyahat edersiniz?

-Kız evet dedi yalnız geziyorum. Gittiğim yerlerde arkadaşlar buluyorum.

Ali rıza bunun da hoş bir hayat tarzı olduğunu düşündü. Bu kız hem cesur hem de ne yaptığını biliyordu. Bunu bir hayat tarzı olarak benimsemişti.

Sıdıka rampalarda grrr diye vites düşüyor ancak düze çıktı mı hızlanıyordu. Bu karavanın motor sesi zaten sürücüyü mest ederdi.

Ali Rıza teybi açtı ve Pentagramın bir kasetini teybe soktu. En azından bu yolcuyla müzik zevkleri uyuşmuştu.

İlkbahar güneşi altında birlikte batıya doğru yol aldılar…

17-12-2017.

Yazı kategorisi: Öyküler..., Yazılar

Ali Rıza ve SIDIKA…

Ali Rıza ve Sıdıka…

Yine bir gün Sıdıka’nın içerisinde otururken yağmur tıp tıp diye metale vuruyor ve sesler çıkartıyordu. Ali Rıza bu sesleri dinler ve çok severdi.

Sıdıka gün görmüş karavandı. Ali Rıza ve eşi Eleni onunla zamanında Avrupa’lara kadar gitmişlerdi.

Zaman geçmiş, Sıdıka gitgide daha çok arızalanır olmuş. Sağı solu daha çok bakım istemeye başlamıştı. Artık antika olduğundan parçası da pahalıydı. Ona bakan ustalar birer birer piyasadan eksilmişti. Ali Rıza’nın iki oğlu vardı. Oğulları hep ”Baba şu karavanı sat artık derlerdi” Ama Ali Rıza asla Sıdıka’sından ayrılmazdı.

Ali Rıza hep yıllarca karavanla gezmişti. Eleni’si bu dünyadan göçtükten sonra da yalnız başına bu merakı sürdürüyordu. Usta karavancıyı bu yollardan ancak ölüm ayırırdı.

O gün SIDIKA ile Bursa Misi Kamptalar. Burası yeşillik, geniş içinde bir de restoran olan güzel bir kamp alanıdır.

Ali Rıza yağmurun yağdığı o ilkbahar sabahında camdan baktı, hep baktı… Çevrede bir sürü karavancık var. Hepsinin içerisinde türlü türlü hayatlar.

Ali Rıza bir daha ve daha güçlü söz verdi kendisine ölene kadar bu yollarda olmaya.

Dışarda derede kurbağalar bağırıyordu.

16-12-2017